Salı, Aralık 09, 2014

Metropol Beyaz Yakalısının Ortak Standartı: Bi Hobisi Olmaması!


Bu aralar pek moda! İş dünyasını takip eden dergiler para piyasalarını, strateji modellerini, yaklaşan trendleri bıraktı CEO’ların, COO’ların hobilerini anlatan yazı dizilerinin, röportajların peşine düştü. Ya tenis kortunda, ya kayakta, ya da bir yelkenlideki fotoğraflarıyla izliyoruz C seviyesi tepe yöneticilerimizi dergilerde…

Hâl böyle olunca, anlıyorum ki kişisel gelişim sektörü de boş durmayıp bu trende kayıtsız kalmamak için elinden geleni yapmış. Bugün hangi koçluk seansına kulak kabartsanız, hangi mentorluk görüşmesinin kapısını aralasanız, hangi TED konuşma videosuna baksanız açılış tavsiyesi “kendine bi’ hobi edin”.....


2013 PerYön finalisti "İnsan Kaynakları Günlüğü" blogunda konuk yazar olarak yayımlanan yazım, "Hobin Kadar Konuş"un tamamını okumak için Tıklayın: http://insankaynaklarigunlugu.com/blog/metropol-beyaz-yakalisinin-ortak-standarti-bi-hobisi-olmamak/

Perşembe, Eylül 11, 2014

Seinfeld: "Hiçbir Şey Hakkında Her Şey"

Eski okurlar arasında blogun baslığını bi' yerlerden tanıdık bulanlar, haklısınız... Evet! 'Hiçbir şey hakkında her şey' 90’ların başında, yayınlandığı 9 yıl boyunca Batı mizahında kendine açtığı yeni kulvarda bir kült haline gelen efsanevi TV dizisi Seinfeld'in mottosu.

Kendi kulvarını açtı demek iddialı gibi görünse de Seinfeld, o dönem TV'leri meşgul eden ve 5 gencin birbirleriyle 5’in 5'li permutasyonu kadar farklı versiyonlarda birbirleriyle çıkması üzerinden komedisini arayan 'Friends' (ve onun yeniden çekimi olan 'How I Met With Your Mother') türü diziler karşısında seyirciye farklı bir alternatif oldu ve kısa sürede kendi kitlesini oluşturdu.




Tabi bu blogdan beklentiyi çok da yüksek tutmamak lazım; şimdi bana "Seinfeld de ne ya?" diyecek beyaz yakalı arkadaşıma bütün külliyatı bu yazıda vermem zor, "aç youtube'dan seyret" desem gene olmaz çünkü lisede dersten çıkıp evdeki tüplü TV'den seyretmenin tadını full HD ledTV'nizle 1989 yapımı diziden almanız zor. 

Yine de daha popüler bi' isim üstünden örneklemek gerekirse mesela Cem Yılmaz'ı izlerken böğürerek güldüğünüz kısımların arasında "yaa evet yaaa..." diye ayma anlarınız oluyorsa tebrikler! İşte 'Seinfeld' izleme deneyimi de buna oldukça yakın bir his bırakıyor. 

Misâl, seyredeli 12 yıl olmasına rağmen havalimanına her gidişte aklıma gelip, güldüğüm Jerry Seinfeld'in repliği: 

"Bence tüm o havalimanı, havayolları kavramı sadece bize 9 dolara ton balıklı sandviç satmak için yapılmış kocaman bir dolap. Bence sağlanan o kâr, tüm havayolları sektörünü ayakta tutuyor. Yani bi' düşünün; o terminaller, uçaklar hepsi dikkatinizi dağıtmak için, böylece siz de ton balıklı sandviçten yediğiniz kazığı anlamıyorsunuz."

Tabi burada Seinfeld'den örnekler vermeye başlamışken beni her arayan çağrı merkezi çalışanıyla gerçekleştirmek istediğim şu diyaloğu yazmazsam olmaz:

"Jerry: Şu an müsait değilim
Tele Satışçı  Sizi tekrar aramam için ne zaman müsait olursunuz, efendim?
Jerry: Şöyle yapalım, neden siz bana ev telefonunuzu vermiyorsunuz, böylece ben sizi ararım?
Tele Satışçı: Umm, bunu yapmaya yetkili değiliz efendim.
Jerry: Oh, yabancıların sizi evinizden aramasını istemediğiniz için mi?
Tele Satışçı: Umm, evet.
Jerry: Güzel, şimdi benim ne hissettiğimi biliyosunuz. [kapatır]"

Son söz, bu yazıyı okurken içinden "E madem blogun başlığını diziden aşırmıştın, bu neyin itirafı?" diye geçirenlere: 

Siz, yaşadığınız hayatların ne kadar özgün olduğunu sanıyosunuz? Onlar da bi yerlerden tanıdık gelmiyo mu size?

;)

Cumartesi, Kasım 30, 2013

Çok Dikkat! Duygusal Yazı :) Yapım Ekleri Üzerinden "Özlemek" Üzerine Bir Tespit


Aralık 2007... Sonra hepsi birer birer farklı firmalara transfer olacak iş arkadaşlarımın, yıllık iznimin bir bölümünü kullanmak üzere uzun süre ofiste olmadığım bi ara, kendi aralarında anlaşarak bana her biri ayrı ayrı "özlediklerini" söyledikleri e-posta göndermeleri üzerine onlara yazdığım cevap... 6 yıl sonra bir tanesi, mesajı sakladığı yerden çıkarınca hatırladım. Hatırlayınca da uzun zamandır doğru konuyu aradığım blogumun yeni yazısı oldu :)


(E-postanın başında hepsine çook teşekkür ettiğimi, hatta çaktırmadan duygulandığımı söylediğim girizgahı takiben) ...Yanıtımı size yukarıdaki haliyle gönderecektim ki, bilahare tartışmak üzere bir iki şey daha eklemek istedim:

"LE-LA" hepimizin bildiği üzere Türkçe'de isimden fiil üreten nadide eklerden biridir ve genelde sonuna geldiği isimi de içine katarak hareketlenir ve fiil olur. Yüksek sesle bağırdığımızda, ses gür çıktığı için "GÜR-ledim", ya da birine bir şey gitmesi gerektiğinde "YOL-ladım" deriz. Neredeyse matematik netliğinde kurallara sahip olduğu için zenginleştirmekten korkmadığımız Türkçe'de de aynı şekilde hareketlendirmek istediğimiz her kavramın (ismin) sonuna "LE-LA" ekleyip dilimize almışızdır "EK-ledim" ya da "SOL-ladım" gibi. Tüm bu örneklerdeki (aslında fiil olmayan ama bizim fiil yaptığımız bu) kelimelerde, kökteki isimle, elde dilen fiil o kadar doğal bir ilişki içindedir ki sorgulamadan kabul eder, nefes alır gibi doğal bir refleksle kullanırız. GÜR-ledim, EK-ledim, YOL-ladım, SOL-ladım gibi...

Buraya kadar yazdıklarım, giriş, bilgi verme ve bu doğrultuda yaptığım saptamayı paylaşma kısmıydı. Bundan sonraki kısım ise sorgulama ve tartışmaya açma olacak.

Acaba, aynı doğallıkta kullandığımız benzer bir diğer kelime olan "Özledim" de aynı mantıkla türetilmiş bir fiil olabilir mi? Sizin ağzınızdan peş peşe aynı cümleleri okuyunca, özlemek fiilini size az önce söylediğim mantıkta çok kısa sorguladım... ÖZ: bir kimsenin kendi benliği, manevi varlığı demek. ÖZLEMEK ise birini görmeyi, kavuşmayı istemek anlamında kullanılıyor. ÖZ'ün sonundaki LE eki acaba insanın kendi benliğine, manevi varlığına (ÖZüne) nasıl bir hareket katıyor ki sonuçta kavuşma, görme isteği duyulacak bir noktaya gelinebiliyor?

Tartışmaya açtığım bu sorulara benim naçizane yanıtımı da son kısımda veriyorum:
Neleri özlüyoruz? Ailemizi, arkadaşlarımızı, sevgililerimizi, memleketimizi, evimizi... Bunların ortak noktası; hepsinde kendimizden birer parça olması. İşte bu yüzden, içinde az da olsa kendimizden bir parça (ÖZ) olduğunu  düşündüğümüz bir şeyden ya da birinden uzak kaldığımızda, yukarıdaki diğer örneklerde kelimeleri hareketlendirmek için nasıl LE-LA ekini kullanıyorsak, ÖZ'ümüzden uzaklaşma hareketini de yine aynı şekilde ifade ediyoruz ve ÖZLEDİM diyoruz... Ve o şeyde, o kişide ya da o yerde kendimizden, özümüzden ne kadar büyük bir parça varsa biz de o kadar özlüyoruz aslında...

Yazının giriş ve gelişme bölümlerini yukarıdaki gibi tamamlayıp, hazır lise kompozisyonu tadını yakalamışken, sonuç olarak yazımın mesajı ve Türkçe adına övünmemizi sağlayacak son sözüm şudur: 

Yukarıda örneklerini saydığım kelimelerin yabancı dillerdeki karşılıklarını düşündüğünüzde, hepsi de sığ, ilişkisiz ve bu tür bir mantık-kural yapılanmasından, hele hele arkasında bir başka anlam taşımaktan çok uzaktır. 

Meselâ birine bir şey gitmesi gerektiğinde neden YOLLADIM dediğimizi düşünün... Yollamak fiilinin batı dillerindeki karşılıklarında YOL'u bulamazsınız. Çünkü sonuç odaklı ve bireyci batı kültüründe aslolan bireyin nereye gittiğidir. Oysa biz biliyoruz ki bizim gibi doğu kültürlerinde aslolan gittiğin yer kadar, YOLUN kendisidir.

Peki, sizden bi parça nerde? En son neyi, kimi, nereyi ÖZlediniz? 

;)

Cuma, Nisan 05, 2013

Vedanın Kolayı Olmaz, Tamam! Ya Komiği?

İş yaşamıyla birlikte hayatımıza farkettirmeden giren âdetlerden biri de ayrılırken tüm şirkete gönderilen veda mesajları... Aslında özel hayatta çok sık karşılaşmadığımız bu âdet, profesyonel yaşamının günlük bir parçası olmuş durumda.

Kısa - uzun, duygulu - serzenisli, bazıları resimli, bazıları düz yazı çeşit çeşit veda yazısına şahit oldum çalıştığım yıllar boyunca... Nedense insanlar masasını toplayıp çerçevelerini, biblolarını karton koliye doldurur doldurmaz, içlerindeki lise yıllarından kalma kompozisyon yazma aşkını dindirmek istermişcesine gönderecekleri veda yazısının hazırlığına başlıyor.

Veda mesajlarının ortak özelliği, yazının uzunluğunun, o şirketteki çalışma süresiyle doğru orantılı olması... Yalnız sorun şu ki, yazı uzadıkça edebiyatla arası "giriş-gelişme-sonuç" kalıbından ibaret kalmış olanların (ve bunun sonucu olarak okuyucularının) çilesi artıyor... "Veda etmek çok zormuş" diye başlayan pek çok yazı okumuşsunuzdur. Zor başlar başlamasına ama klavyeye oturup bir başlayan pîr açılır, sonra gelsin sizi ilgilendirmeyen gereksiz detaylar...

"Bir bahar akşamı rastladım size!" tadında hangi yıl hangi ay şirkete hangi duygularla başladığı, bunca sene şirkette neler başardıkları vesaire... Tabii ki bununla yetinmeyip yazısını kelebekle, kuş, böcek resimleriyle donatanlara, Oscar töreninde kürsüdeymiş edasıyla, yazıyı şirkette kendi üstündeki isimlerden başlayarak organizasyon şemasında kimler varsa sırayla teşekkür ederek bitirenlere de rastlamak mümkün.

En keyiflileriyse, şirketten buruk ayrılanların, twitterda eski sevgiliye lâf sokma telaşındaki ergenlere özenircesine kaleme aldığı atarlı veda mesajlarını okumak... Her türlü metafor, her türlü göndermelere yer vardır artık o yazıda: "Müdürüm sana söylüyorum, Direktörüm sen anla" modeli serzenişler mi istersiniz yoksa salon beyefendisi çizgisini bi yana bırakıp direk dalanlar mı? Ne örnekler gördük, neler okuduk, hepimiz biliyoruz zaten....

Aslında şöyle en çarpıcılarından bir iki örneği de koymak istiyor insan buraya ama ne de olsa sonuçta tatsız sayılabilecek anılar bunlar ve örneklerin sahiplerinin bu yazıyı okuyup bana sitem etmeleri olası. Bu nedenle es geçiyorum... (ama meraklısına ayrıca bir iki örnek verebilirim :))

Giriş ve gelişmeyi tamamladım.. Artık lisedeki kompozisyon bilgim bana, yazıyı toparlayıp sonuca gelme zamanının geldiğini söylüyor... Uzun lâfın kısası diyeceğim şudur sevgili beyaz yakalı çalışan arkadaşlarım! Yapaylığa hiç gerek yok! Boşuna ne kendinizi yorun, ne de kendilerini ilgilendirmeyen detaylara maruz kalacak olan iş arkadaşlarınızı... Zira doğada veda mesajı diye bir şey yok.

Sonuçta ne kadar edebiyat parçalarsanız parçalayın, nasılsa okuyanın aklında kalacak yegâne şey, daha çok maaş için başka şirkete gittiğiniz olacak.

:)

Cumartesi, Ocak 26, 2013

Fütüristik Senaryo: Bu Ülke Batar mı? (Günümüz Türk Annesi Gözlemleri Üzerinden Z Nesline Bir Bakış)

Modern (!) bi baba olarak, eşimden aldığım geribildirimleri dikkate alıp, aile içi görev dağılımımızı "yuvayı dişi kuş yapar, baba sadece ekmek getirir" formatından biraz olsun uzaklaştırabilmek için bi' süredir çocukların havuza götürülmesi işini ben üstlenmiş bulunuyorum.

Bu vesileyle her hafta sonu 4 saate yakın bir süreyi, yüzme havuzu tribünündeki anneleri gözleyerek ve bu sayede beni ülkenin geleceği ile ilgili ciddi endişelere gark eden tespitler yapmaya ayırıyorum.

Uzatmadan söyleyeyim: Beyler! Durum çok vahim...

Siz işinizde gücünüzdeyken, çocuklarınızın klişe deyimiyle “vatanına, milletine hayırlı olacak bir evlat" gibi yetiştiğini sanıyor olabilirsiniz. Ancak durum maalesef öyle değil. Gözünüzde canlandırabilmeniz için detaylı anlatmaya çalışacağım: 1,5 saatini sandalyenin ucunda diken üstünde öne eğilmiş ve antrenmanın tamamını çocuğuna bağırarak geçiren kadınlar düşünün.

- "Çocuğum gözlüğün kaymış, (sen geri zekalisin anlamazsın) gel düzeltiyim!"(?? tribüne)
- "Ay ay ay, canı acıdı çok yüksek o atladığı yer! (40 cm)
- "Aaa bu hoca da çok zorluyo çocukları!" (daha ısınma yapılıyo)
- "Yapma çocuğum! Islatmasana kızımı!" (?? havuzdalar!)

Ama favorim şu performans takıntılı anne:
- "Eyvah eyvah! Hiç yüzmediler bugün, hep eğleniyo çocuklar!" (yaş 5,5)

Bir Neslin Soyunma Odalarinda Heba Oluşu

Buradan seslenmek istiyorum: Ey! Oğlunun üstünü, çorabını giydirmek icin kabine onunla giren o anne!  Oğluna acımıyorsan, onun yara alan sosyal yaşamının ilerde ceremesini çekecek kız arkadaşlarına acı...

Bugun kabinde yanına girip üstünü giydirdigin o cocuk, Osmanlı'da şehzade olaydı sancak beyliği yapmak icin civar ülkelere gönderilecek yaşa gelmişti.

Beyler! Siz de gülmeyin! Sizin gülerek okuduğunuz bu gözlemler malesef ülke gelecegi acisindan büyük risk teskil ediyor.

Semptomları gösterip teşhisi koymadan bırakmak olmaz: Aslında durumumuz şu: Zaten "dogru adamı bulucam" gibi beyhude bir beklentiyle evlenme yaşını 30’lara çeken kadınlarımız, bir de çocuk yapmadan önce Avrupayi gezme hevesiyle "en az 3 sene bekleyelim" diye tutturunca o saatten sonra olan tek çocuğa az once anlattigim gibi öyle bir prens, prenses muamelesi yapilmaya çalışıyor ki korkum artik o cocuklardan kimseye hayır gelmeyecek...

Gelecek senaryoları hep mi gotik, hep mi olumsuz olur?

:)

Pazar, Kasım 18, 2012

Rock Gruplarının İsim Koyma Çilesi Üzerinden Türk Mizahına Bakış

Sosyal Medya, hele hele Twitter'da kısa bi' mesai yaparak komikliğin Türk ata sporlarından biri olduğu algısını edinmeniz çok muhtemeldir. Hemen herkes gündemdeki bir olay ya da ünlü biri tarafından yapılan bir gafla kendince alay etmeye çalışır ve bunların bi çoğu da yaratılcılıktan uzak olduğu için birbirine benzer.

Mizah literatürüne bu durumu 'akla gelen ilk espriyi komik zannetme' başlığıyla geçebiliriz. Yalnız, bu durumdan daha da fenası vardır -ki aslında bu yazının da konusu olan- kelime esprileri! Mizahın kendisinin zaten ince bir zeka üzerine bina edilmiş olduğunu düşünürsek, bunun en çok inceldiği yer neresidir derseniz, işte orası kelime espirileri! Hem etimoloji bilgisi gerektirir, hem yaratıcı bağlama yeteneği hem de duruma, zamana uygunluk...

Bu koşul ve yeteneklerin iyi bir karmasına nadiren rastlandığı içindir ki hepimizde yerleşik olan genel kanı 'kelime espirisi eşittir kötü espiri' şeklindedir. Böyle düşünmekte bir çoğunun haklı nedenleri var, çünkü yaygın örnekler hep kötü örnekler olmuştur. Şakanın bu türü çoklukla "terlik ister misin, terlemişsindir" ya da "terlemeyen devlet memuruna ne denir? Noter denir!" gibiler üzerinden yapılır.

Genellikle lisede "madem yakışıklı değilim, neden sempatik olmayayım" ortak paydasında bir araya gelen ergenler tarafından yapılmasına alışık olduğumuz kelime espirilerinin kurumsal bir kullanım alanı bulduğu bir yer daha vardır ki o da: Türk Rock Gruplarının isim koyma müessesesi! Çok da zorlamadan aklınıza gelen ilk grupları düşündüğünüzde isimlerde bir gönderme, bir alt mesaj kaygısı olduğunu çok rahat farkedebilirsiniz.

Rock müzikle uğraşanlar ve dinleyenler kendilerini pop, arabesk ve diğer müzik türleri dünyasında olanlardan daha üstün görür. Öyledir de! Yalnız, daha zekiyiz iddiası müzik işinde kalmayıp grup ismi belirleme işine de yansıyınca ortaya şöyle şeyler çıkar ki bir çoğu akıllara zarardır:

Duman (Kafamız hep dumanlı mı?)
Gripin (Rock baş ağrıtır diyenlere yemeklerden sonra birer draje!)
Seksen Dört (Sex & Dirt 'le ilgisi yok diyemezler herhalde)
Haramiler (Müzikte korsana tepki olarak doğmuşlar gibi)
Ünlü (Müzik yapıp ne olucan evladım diyen babaya cevaben)
Kolpa (Bu grup kolpaymış yea! diyen olursa önden hazırlık gibi)
Grizu (Şarkı bu yaz patlıyacak mesajı var)
Tual (O da sanat bu da dediler herhalde)
Rehber (Ne alaka mı?? Grubun şarkılarını indireceğiniz sitenin adı ’Rehbertuar')
Işığın Yansıması (...!! Bi ara TV'de "Eve Düşen Yıldırım" diye bi dizi vardı, en az o kadar zorlama değil mi?)

Daha böyle devam eder: Çamur, Anemi, Asfalt Dünya, Kargo, Yüksek Sadakat, Acil Servis, Mavi Sakal, Kurban, Mor ve Ötesi... Tamam hepimiz Nasreddin Hocanın torunlarıyız ama ya tutarsa diye böyle zorlamanın alemi var mı? diye sorası geliyo insanın...

Yazının tam da sürç-i lisan kısmına geldiğimize göre yukarıda zikrettigim tüm grupları keyifle dinlediğimi belirtmek ve kendilerinden gelecek olası bir "vay efendim o öyle değil de böyle" şeklindeki itirazlara peşinen savunmamı şöyle yapmak istiyorum; saygıda kusur ettiysek affola!

:)

Perşembe, Kasım 15, 2012

Okul buluşmaları keyifli gözükse de sancılı geçer!

Okul buluşmaları keyifli gözükse de sancılı geçer!

Bi kere buluşma boyunca Erkekler; mezuniyet sonrası kimin daha çok para kazandığını kestirmeye çalışmaktan ne yediğinden bişiy anlar ne içtiğinden... Saatler, mümkünse kol düğmeleri, blazer ceketler, ceplerden çıkan kalemlerdedir gözler hep... (Vay i.ne! Mont Blank mi o? diye iç geçirmeler filan olur mesela) Tabii ki arabası yeniyse çıkışta en önden koşup mutlaka tüm katılımcıların önünden el sallayarak çıkılır, Allah'ın emri...

Kızların durum da çok farklı diğildir. Daha paltolar üstten çıkmadan illaki Iphone'lar konur masaya ama tabii ki ortalama bir Türk kızı için bu yeterli olmaz hemen davetliler gözle süzülmek suretiyle baştan aşağı taranır ve diğer kızların boy-kilo endeksi hesaplanarak büyükten küçüğe sıralanır. Kendisinden zayıf olanlara hemen burun kıvrılarak için için çirkin, çiroz vb. isimlerle damgalanır.

Buluşma çocukluysa ilk soru hiç değişmez: Hangi okula gidiyo? (Yani özel okula verebildiniz mi?) Sonrasında kimin çocuu daha zeki tartışmasından yeterli randıman alınamamışsa sıra, gönderilen kurslara, yüzme, keman, drama derslerine gelir ki sonunda ailenin ortalama gelir düzeyi ve Sosyo Ekonomik Statü seviyesi tespit edilip rahata erilmiştir.

Bu arada saat ilerlemekte, yüzler gülmekte ve arkada yaşanan ego rahatlatma çabaları asla dışarıya belli edilmemektedir.

Yoksa bu eğlenceyi kaçıracak mısınız?

:)

Cuma, Kasım 09, 2012

İnsan Zekâsına Sosyal Zekâ ve Multiple Intelligence Theory üzerindenbir bakış

Beylik lâflara bu ünvanlarını kazandıran şey, lâfın hakikaten beylik olması kadar neredeyse herkes tarafından sevilmeleri olsa gerek. "Öğrenmenin yaşı yok!" da benim sevdiğim beylik lâflardan biri.

Geçtiğimiz Pazartesi, öğrenmenin yaşı olup olmadığını yerinde test etmek için Sosyal Zekâyı kendine konu edinmiş bir kişisel gelişim eğitimindeydim. 2 gün süren eğitim boyunca, tamamlamak için maaş aldığım işler toplanmış beni bir kenarda beklerlerken ben, eğitimle haşır neşir olup lise talebesi tadını yakalama fırsatı buldum.

Bi' kere "Biz pozitif bilimler okumuş adamız! Empatiydi, sosyal zekâydı boş işler! Böyle yaşam koçuydu kişisel gelişimdi tatavaları bize gelmez, biz (ben ve Nihat Doğan) bu işin kitabını yazmışız arkadaş!" kolaylığına kaçmadan iki gün boyunca anlatılanların ve eğitmenin hakkını baştan vererek başlayayım. Bi' çok şey öğrendim. Belki başka yazılarda bunlara da değinirim ama şimdilik benim için en çarpıcı olanla başayacağım:

Bu güne kadar benim için dünyada 2 tür insan vardı; kafası çalışanlar ve çalışmayanlar! Eğitimde anladımki ilk grupta bir sorun yok ama benim ikinci grupta topladığım kitle, kendi içinde (sosyal, dışa dönük, ağzı lâf yapan, karizmatik v.b. gibi) alt başlıklara ayrılıyorlarmış. İşte alt metinde bize bir nevi "onlar da insan, onların da kendilerine göre artıları var" mesajını veren bu teoriye "Multiple Intelligence Theory" deniyor. Türkçeye "kafası teknik işlere, matematiğe çok basmasa da eğlenceli bi' tiptir." olarak tercüme edebiliyoruz.

Yazıma son verirken bu güne kadar doğru dürüst adam yerine koymadığım arkadaşlara buradan selâm ediyorum. Artık sosyal zekâya da saygım sonsuz...

En azından aksine ikna olacağım bir başka deneyim yaşayana kadar.

;)