Cumartesi, Kasım 30, 2013

Çok Dikkat! Duygusal Yazı :) Yapım Ekleri Üzerinden "Özlemek" Üzerine Bir Tespit


Aralık 2007... Sonra hepsi birer birer farklı firmalara transfer olacak iş arkadaşlarımın, yıllık iznimin bir bölümünü kullanmak üzere uzun süre ofiste olmadığım bi ara, kendi aralarında anlaşarak bana her biri ayrı ayrı "özlediklerini" söyledikleri e-posta göndermeleri üzerine onlara yazdığım cevap... 6 yıl sonra bir tanesi, mesajı sakladığı yerden çıkarınca hatırladım. Hatırlayınca da uzun zamandır doğru konuyu aradığım blogumun yeni yazısı oldu :)


(E-postanın başında hepsine çook teşekkür ettiğimi, hatta çaktırmadan duygulandığımı söylediğim girizgahı takiben) ...Yanıtımı size yukarıdaki haliyle gönderecektim ki, bilahare tartışmak üzere bir iki şey daha eklemek istedim:

"LE-LA" hepimizin bildiği üzere Türkçe'de isimden fiil üreten nadide eklerden biridir ve genelde sonuna geldiği isimi de içine katarak hareketlenir ve fiil olur. Yüksek sesle bağırdığımızda, ses gür çıktığı için "GÜR-ledim", ya da birine bir şey gitmesi gerektiğinde "YOL-ladım" deriz. Neredeyse matematik netliğinde kurallara sahip olduğu için zenginleştirmekten korkmadığımız Türkçe'de de aynı şekilde hareketlendirmek istediğimiz her kavramın (ismin) sonuna "LE-LA" ekleyip dilimize almışızdır "EK-ledim" ya da "SOL-ladım" gibi. Tüm bu örneklerdeki (aslında fiil olmayan ama bizim fiil yaptığımız bu) kelimelerde, kökteki isimle, elde dilen fiil o kadar doğal bir ilişki içindedir ki sorgulamadan kabul eder, nefes alır gibi doğal bir refleksle kullanırız. GÜR-ledim, EK-ledim, YOL-ladım, SOL-ladım gibi...

Buraya kadar yazdıklarım, giriş, bilgi verme ve bu doğrultuda yaptığım saptamayı paylaşma kısmıydı. Bundan sonraki kısım ise sorgulama ve tartışmaya açma olacak.

Acaba, aynı doğallıkta kullandığımız benzer bir diğer kelime olan "Özledim" de aynı mantıkla türetilmiş bir fiil olabilir mi? Sizin ağzınızdan peş peşe aynı cümleleri okuyunca, özlemek fiilini size az önce söylediğim mantıkta çok kısa sorguladım... ÖZ: bir kimsenin kendi benliği, manevi varlığı demek. ÖZLEMEK ise birini görmeyi, kavuşmayı istemek anlamında kullanılıyor. ÖZ'ün sonundaki LE eki acaba insanın kendi benliğine, manevi varlığına (ÖZüne) nasıl bir hareket katıyor ki sonuçta kavuşma, görme isteği duyulacak bir noktaya gelinebiliyor?

Tartışmaya açtığım bu sorulara benim naçizane yanıtımı da son kısımda veriyorum:
Neleri özlüyoruz? Ailemizi, arkadaşlarımızı, sevgililerimizi, memleketimizi, evimizi... Bunların ortak noktası; hepsinde kendimizden birer parça olması. İşte bu yüzden, içinde az da olsa kendimizden bir parça (ÖZ) olduğunu  düşündüğümüz bir şeyden ya da birinden uzak kaldığımızda, yukarıdaki diğer örneklerde kelimeleri hareketlendirmek için nasıl LE-LA ekini kullanıyorsak, ÖZ'ümüzden uzaklaşma hareketini de yine aynı şekilde ifade ediyoruz ve ÖZLEDİM diyoruz... Ve o şeyde, o kişide ya da o yerde kendimizden, özümüzden ne kadar büyük bir parça varsa biz de o kadar özlüyoruz aslında...

Yazının giriş ve gelişme bölümlerini yukarıdaki gibi tamamlayıp, hazır lise kompozisyonu tadını yakalamışken, sonuç olarak yazımın mesajı ve Türkçe adına övünmemizi sağlayacak son sözüm şudur: 

Yukarıda örneklerini saydığım kelimelerin yabancı dillerdeki karşılıklarını düşündüğünüzde, hepsi de sığ, ilişkisiz ve bu tür bir mantık-kural yapılanmasından, hele hele arkasında bir başka anlam taşımaktan çok uzaktır. 

Meselâ birine bir şey gitmesi gerektiğinde neden YOLLADIM dediğimizi düşünün... Yollamak fiilinin batı dillerindeki karşılıklarında YOL'u bulamazsınız. Çünkü sonuç odaklı ve bireyci batı kültüründe aslolan bireyin nereye gittiğidir. Oysa biz biliyoruz ki bizim gibi doğu kültürlerinde aslolan gittiğin yer kadar, YOLUN kendisidir.

Peki, sizden bi parça nerde? En son neyi, kimi, nereyi ÖZlediniz? 

;)

Cuma, Nisan 05, 2013

Vedanın Kolayı Olmaz, Tamam! Ya Komiği?

İş yaşamıyla birlikte hayatımıza farkettirmeden giren âdetlerden biri de ayrılırken tüm şirkete gönderilen veda mesajları... Aslında özel hayatta çok sık karşılaşmadığımız bu âdet, profesyonel yaşamının günlük bir parçası olmuş durumda.

Kısa - uzun, duygulu - serzenisli, bazıları resimli, bazıları düz yazı çeşit çeşit veda yazısına şahit oldum çalıştığım yıllar boyunca... Nedense insanlar masasını toplayıp çerçevelerini, biblolarını karton koliye doldurur doldurmaz, içlerindeki lise yıllarından kalma kompozisyon yazma aşkını dindirmek istermişcesine gönderecekleri veda yazısının hazırlığına başlıyor.

Veda mesajlarının ortak özelliği, yazının uzunluğunun, o şirketteki çalışma süresiyle doğru orantılı olması... Yalnız sorun şu ki, yazı uzadıkça edebiyatla arası "giriş-gelişme-sonuç" kalıbından ibaret kalmış olanların (ve bunun sonucu olarak okuyucularının) çilesi artıyor... "Veda etmek çok zormuş" diye başlayan pek çok yazı okumuşsunuzdur. Zor başlar başlamasına ama klavyeye oturup bir başlayan pîr açılır, sonra gelsin sizi ilgilendirmeyen gereksiz detaylar...

"Bir bahar akşamı rastladım size!" tadında hangi yıl hangi ay şirkete hangi duygularla başladığı, bunca sene şirkette neler başardıkları vesaire... Tabii ki bununla yetinmeyip yazısını kelebekle, kuş, böcek resimleriyle donatanlara, Oscar töreninde kürsüdeymiş edasıyla, yazıyı şirkette kendi üstündeki isimlerden başlayarak organizasyon şemasında kimler varsa sırayla teşekkür ederek bitirenlere de rastlamak mümkün.

En keyiflileriyse, şirketten buruk ayrılanların, twitterda eski sevgiliye lâf sokma telaşındaki ergenlere özenircesine kaleme aldığı atarlı veda mesajlarını okumak... Her türlü metafor, her türlü göndermelere yer vardır artık o yazıda: "Müdürüm sana söylüyorum, Direktörüm sen anla" modeli serzenişler mi istersiniz yoksa salon beyefendisi çizgisini bi yana bırakıp direk dalanlar mı? Ne örnekler gördük, neler okuduk, hepimiz biliyoruz zaten....

Aslında şöyle en çarpıcılarından bir iki örneği de koymak istiyor insan buraya ama ne de olsa sonuçta tatsız sayılabilecek anılar bunlar ve örneklerin sahiplerinin bu yazıyı okuyup bana sitem etmeleri olası. Bu nedenle es geçiyorum... (ama meraklısına ayrıca bir iki örnek verebilirim :))

Giriş ve gelişmeyi tamamladım.. Artık lisedeki kompozisyon bilgim bana, yazıyı toparlayıp sonuca gelme zamanının geldiğini söylüyor... Uzun lâfın kısası diyeceğim şudur sevgili beyaz yakalı çalışan arkadaşlarım! Yapaylığa hiç gerek yok! Boşuna ne kendinizi yorun, ne de kendilerini ilgilendirmeyen detaylara maruz kalacak olan iş arkadaşlarınızı... Zira doğada veda mesajı diye bir şey yok.

Sonuçta ne kadar edebiyat parçalarsanız parçalayın, nasılsa okuyanın aklında kalacak yegâne şey, daha çok maaş için başka şirkete gittiğiniz olacak.

:)

Cumartesi, Ocak 26, 2013

Fütüristik Senaryo: Bu Ülke Batar mı? (Günümüz Türk Annesi Gözlemleri Üzerinden Z Nesline Bir Bakış)

Modern (!) bi baba olarak, eşimden aldığım geribildirimleri dikkate alıp, aile içi görev dağılımımızı "yuvayı dişi kuş yapar, baba sadece ekmek getirir" formatından biraz olsun uzaklaştırabilmek için bi' süredir çocukların havuza götürülmesi işini ben üstlenmiş bulunuyorum.

Bu vesileyle her hafta sonu 4 saate yakın bir süreyi, yüzme havuzu tribünündeki anneleri gözleyerek ve bu sayede beni ülkenin geleceği ile ilgili ciddi endişelere gark eden tespitler yapmaya ayırıyorum.

Uzatmadan söyleyeyim: Beyler! Durum çok vahim...

Siz işinizde gücünüzdeyken, çocuklarınızın klişe deyimiyle “vatanına, milletine hayırlı olacak bir evlat" gibi yetiştiğini sanıyor olabilirsiniz. Ancak durum maalesef öyle değil. Gözünüzde canlandırabilmeniz için detaylı anlatmaya çalışacağım: 1,5 saatini sandalyenin ucunda diken üstünde öne eğilmiş ve antrenmanın tamamını çocuğuna bağırarak geçiren kadınlar düşünün.

- "Çocuğum gözlüğün kaymış, (sen geri zekalisin anlamazsın) gel düzeltiyim!"(?? tribüne)
- "Ay ay ay, canı acıdı çok yüksek o atladığı yer! (40 cm)
- "Aaa bu hoca da çok zorluyo çocukları!" (daha ısınma yapılıyo)
- "Yapma çocuğum! Islatmasana kızımı!" (?? havuzdalar!)

Ama favorim şu performans takıntılı anne:
- "Eyvah eyvah! Hiç yüzmediler bugün, hep eğleniyo çocuklar!" (yaş 5,5)

Bir Neslin Soyunma Odalarinda Heba Oluşu

Buradan seslenmek istiyorum: Ey! Oğlunun üstünü, çorabını giydirmek icin kabine onunla giren o anne!  Oğluna acımıyorsan, onun yara alan sosyal yaşamının ilerde ceremesini çekecek kız arkadaşlarına acı...

Bugun kabinde yanına girip üstünü giydirdigin o cocuk, Osmanlı'da şehzade olaydı sancak beyliği yapmak icin civar ülkelere gönderilecek yaşa gelmişti.

Beyler! Siz de gülmeyin! Sizin gülerek okuduğunuz bu gözlemler malesef ülke gelecegi acisindan büyük risk teskil ediyor.

Semptomları gösterip teşhisi koymadan bırakmak olmaz: Aslında durumumuz şu: Zaten "dogru adamı bulucam" gibi beyhude bir beklentiyle evlenme yaşını 30’lara çeken kadınlarımız, bir de çocuk yapmadan önce Avrupayi gezme hevesiyle "en az 3 sene bekleyelim" diye tutturunca o saatten sonra olan tek çocuğa az once anlattigim gibi öyle bir prens, prenses muamelesi yapilmaya çalışıyor ki korkum artik o cocuklardan kimseye hayır gelmeyecek...

Gelecek senaryoları hep mi gotik, hep mi olumsuz olur?

:)